TEBLİĞDE ANLATILMASI GEREKEN KONULAR

Allah'ın Tanıtılması
Ahiretin Hatırlatılması
Tevhid ve Şirkin Anlatılması
Dinin Anlatılması

Bu bölümde tebliğ yaptığınız kişilere anlatacağınız temel konularla ilgili bilgileri bulacaksınız. Bir yandan bu bilgileri edinirken, bir yandan bu konuları Kuran'da bildirildiği, Sevgili Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'in anlattığı şekilde anlatabilmenin yöntemini öğreneceksiniz.

ALLAH'IN TANITILMASI

Cahiliye toplumundaki Allah inancı, Kuran'daki aslıyla hiçbir biçimde uyuşmaz. Cahiliye, kendi ilkel anlayışlarına uygun şekilde çarpık bir inanç geliştirmiştir. Geliştirdikleri sapkın ve ilkel inanç, Allah'ı unutmalarına ve Allah'ın büyüklüğünü gerektiği gibi kavrayamamalarına neden olmuştur.

Allah, bu kişilerin dilinde; "Allah korusun", "İnşaAllah", "Allah vermesin" gibi kelime kalıplarının içinde arada sırada zikredilen, ama hakkında hemen hiçbir zaman düşünülmeyen soyut bir kavram gibidir. (Allah'ı tenzih ederiz.) Allah'ın varlığını ve gücünü belki sözle kabul ederler, ama gerçekte buna samimi olarak inanmamaktadırlar.

Bu durum, Allah için bir şeyler yapmaları, bir fedakarlıkta bulunmaları gerektiğinde hemen ortaya çıkar. Bir sıkıntı anında ya da herhangi bir menfaat kaybına uğrayacaklarını anladıkları anda hemen samimiyetsizliklerini gösterirler. Cahiliye toplumunun büyük bir bölümü ise açıkça Allah'ın varlığını inkar eder, Kuran ayetlerine karşı mücadele yürütürler. Kimileri, metaryalist felsefe ya da evrim teorisi gibi sözde dayanaklar bularak, bu inkarlarını ideolojik bir zemine oturturlar. Kendilerine "modern, aydın, çağdaş, bilimsel, entelektüel" gibi insanları etkileyebilecek sıfatlarla tanıtan ve Allah'ı inkar etmekle kendilerince "şahsiyet" kazandıklarını sanan bu kimseler, son derece açık bir gerçek olan Allah'ın varlığını görüp kavrayamayacak kadar sığ görüşlüdürler.

Cahiliye toplumu içindeki bu iki ayrı gruba yapılacak tebliğ, aslında aynıdır. Her ikisine de Allah'ın varlığının delilleri anlatılacak ve batıl inançlarla örülmüş zihinlerinin gerçekleri görebilecek hale gelebilmesi için uğraşılacaktır. Ancak inkarlarını ideolojik bir zemine oturtmuş olanlar için, öncelikle bu ideolojilerinin dayanaklarının çürütülmesi gerekmektedir. Örneğin körü körüne ve cahilane bir biçimde inandıkları evrim teorisi, kendi içindeki çelişki ve açmazlar ortaya konarak yıkılabilir. Bu yöntemle söz konusu kişilerin, inandıkları sistemin gerçekte bir aldatmaca olduğunu görmeleri sağlanmış olur.

Bu noktadan sonra yapılması gekeren iş, her iki grup içinde aynıdır. Cahiliye sisteminin batıl fikirleri ile düşünme yeteneklerini kaybetmiş, muhakemeleri yok edilmiş, akılları boğulmuş olan bu insanlar, belki de hayatlarında ilk kez Kuran'da kastedilen anlamda düşünmeye davet edileceklerdir. Yıllardır yedikleri meyvanın, içtikleri suyun, soludukları havanın nasıl olup da var olduğu konusunda kafa yormaya davet edileceklerdir. Sahip oldukları bedenlerinin, gözlerinin, kulaklarının, kalplerinin nasıl var olduğu, bunları kimin yarattığı hakkında düşünmeye teşvik edileceklerdir. Zaten Kuran'da, insana düşünmesi için yol gösterilir ve neleri düşünmesi gerektiği de sık sık vurgulanır. Örneğin Vakıa Suresi'nde Allah şöyle buyurur:

Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz? Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz ve Bizim önümüze geçilmiş değildir; (Yerinize) Benzerlerinizi getirip-değiştirme ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde-inşa etme konusunda. Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp-düşünmeniz gerekmez mi? Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız. (Şöyle de sızlanırdınız:) "Doğrusu biz, ağır bir borç altına girip-zorlandık." "Hayır, biz büsbütün yoksun bırakıldık." Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi? Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü? Onun ağacını sizler mi inşa ettiniz (yarattınız), yoksa onu inşa eden Biz miyiz? Biz onu hem bir öğüt ve hatırlatma (konusu), hem ihtiyacı olanlara bir meta kıldık. Şu halde büyük Rabbini ismiyle tesbih et. (Vakıa Suresi, 58-74)

Tebliğ yapılacak kişi ilk önce şu mantık üzerinde düşünmeye başlamalıdır: Düzen ya da estetik sahibi olan hiçbir şey, tesadüfen ya da kendi kendine oluşamaz. Eğer bir yerde bir düzen, bir denge, bir tasarım ve estetiğe sahip bir ürün varsa, bu mutlaka akıl sahibi bir varlık tarafından düzenlenmiş ve meydana getirilmiş demektir. Bir kağıdın üzerine çizilmiş düzgün bir geometrik şekil ya da tek bir düzgün harf gören insan, bunların akıl sahibi bir insan tarafından o kağıdın üzerine kondurulduğuna emindir. Çok büyük bir hesap ve denge üzerine kurulu olan evren de kuşkusuz üstün akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratılmıştır. O yaratıcı herşeyin sahibi Allah'tır.

Dolayısıyla, gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz ya da hissettiğimiz herşey, bizlere yerlerin ve göklerin sahibi olan Yaratıcımız olan Allah'ı tanıtmaktadır. Allah, üzerlerinde Kendi sıfatlarını tecelli ettirmek için eşyayı var etmiştir. İnsanın kainatı saran kusursuzluk ve sonsuz güzellikler üzerinde detaylı olarak düşünmesi bu apaçık gerçeği fark etmesi için yeterlidir. Çünkü çevresini saran yaratılış gerçekleri, bu ihtişamlı düzenin bir sahibi olduğunu açıkça göstermektedir.

Tebliğ yapılan kişi bu anlayışa sahip olduktan sonra, Kuran ahlakının ve dinin anlatılması daha da kolaylaşacaktır. Kişiye anlatılanlar, bu idrakten itibaren bir şey ifade etmeye başlayacak, kafasında bulanık durumdaki birçok kavram netleşerek yerine oturacaktır.

AHİRETİN HATIRLATILMASI

Cahiliye toplumundaki insanların en büyük imani sorunlarından biri, ahiretin varlığına olan inançlarındaki eksikliktir. Söz konusu kişilerin ahiretten kuşku içinde olduklarının en büyük göstergesi, ölüm hakkında konuşulduğunda ya da bir yakınları öldüğünde gösterdikleri tutumdur. Bu kişiler ölüm hakkında konuşulmasından hiç hoşlanmaz, ölüm konusu açıldığında hemen kapatmak ya da başka bir konuya geçmek isterler. Ahirete kesin bir biçimde inanan bir insan ise tam tersine ölüm karşısında üzüntü duymaz. Hayatı Allah vermiştir ve yine O geri alır. Sonsuz ahiret hayatına inanan bir kimse için ölüm üzülecek bir şey de değildir.

Ancak ahirete olan imanındaki zaafiyet, din ahlakından uzak insanları yiyip bitirir. Bu insanlar bir yakınları öldüğünde, birbirlerine "üzülme, iyi insandı, cennete gider inşaAllah" Kuran ahlakına uygun sözler söylerler, ama gerçekten ahirete iman etmedikleri için, bu sözlerin vicdanları üzerinde hiçbir etkisi olmaz. Kalplerinde, dünyanın gerçek olduğuna, ahiretin ise uzak olduğuna dair ilkel ve sapkın bir inanış vardır. Kuran'da bildirildiği gibi, "Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır." (Rum Suresi, 7)

Oysa ahiret gerçeğin ta kendisidir, aldatıcı ve kendisinden şüphe duyulacak bir şey varsa, o da dünya hayatıdır. Kuran'da bildirildiği gibi cehennem ehline, "...Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" diye sorulduğunda onlar, "bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık..." derler. Buna karşılık Allah şöyle buyurur: "...Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz. Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Mü'minun Suresi, 112-115)

Allah, insanın nefsine verdiği tüm istekleri nimetleriyle karşılar. Örneğin insan yemek ve içmek ister; Allah yiyecekleri ve içecekleri yaratmıştır. İnsan karşılıklı sevgi, saygı ve muhabbetten çok büyük zevk alır. Allah insanları, kadını ve erkeği yaratmıştır. İnsan güzellik ister, estetik ister; Allah tüm evreni ve tüm dünyayı sonsuz güzelliklerle doldurmuştur.

Ve tüm bunların yanında, insan sonsuza dek yaşamak da ister. Ama, küfrün mantığına göre, ölüm yüzünden bu istek asla tatmin edilemez. Oysa bu inkar edenlere ait batıl ve hatalı bir düşüncedir. Gerçekte Allah, ahireti yaratmakla ve insanı sonsuza dek hayat sürecek biçimde inşa etmekle, kişinin bu isteğine de cevap vermiştir. Ölüm, yalnızca bir geçiş kapısıdır. İnsanın, geçici ve aldatıcı bir yurt olan dünyadan kalkıp, ahirete doğru giden seferinde, ilk duraktır. Asıl olan ruhtur, beden değil. Ölümle birlikte ruh canlı kalır, ancak kalıp değiştirir.

İnsanların yaptıklarına göre ceza ve mükafat görmeleri de asıl olarak ahirette olur. Dünya hayatında bir mümin sıkıntı çekip, zorlu ortamlarla karşılaşırken, bazı inkarcılar görünürde çok büyük bir zenginlik, sefahat ve ihtişam içinde hayatlarını devam ettirebilirler. Bu dünya hayatındaki imtihanın bir gereğidir. Oysa Allah'ın sonsuz adaleti, müminin mükafatlandırılmasını, inkarcıların ise azaplandırılmasını gerektirir. Bu ise, asıl olarak mahşer günü görülecek olan hesapla olacak ve mümin için cennette, kafir içinse cehennemde sonsuza dek uygulanacaktır.

Tebliğ yapılan kişinin bu büyük gerçeğin farkına varması, elbette ki hayati öneme sahiptir. Çünkü ahiret Allah'ın varlığı ile birlikte, imanın en temel iki konusundan biridir. Tebliğ yapılan kişiye, Kuran ayetlerine dayanarak açık ve etkileyici bir ahiret tasviri yapılmalı, mahşer günü, hesap, cennet ve cehennem ayrıntılarıyla açıklanmalıdır. Yaptığı her işi Allah'ın görüp bildiğini, görevli melekler tarafından zapta geçirildiğini bilmeli, ahirette dünyada yaptığı her işten, hatta aklından geçirdiği her düşünceden sorumlu olacağının bilincinde olmalıdır.

TEVHİD VE ŞİRKİN ANLATILMASI

İnsanların önemli bir bölümü Allah'a inanır. Ancak onları asıl iman yolundan saptıran şey, kendilerine Allah'tan başka ilahlar edinmeleridir. Bu durum, Kuran'da şirk (ortak koşmak) olarak bildirilir; şirk koşanlara ise "müşrik" denir. Buna karşın, İslam'ın özü "tevhid"dir; yani "birlemek", "tek ilah olarak Allah'ı kabul etmek ve O'ndan başka hiçbir varlığa kulluk etmemek"tir.

Ancak ilginçtir, Allah'tan başka ilah edinenlerden bazı kişiler " müşrik " olabileceklerini kabul etmezler. Aksine, çeşitli sözde açıklamalarla, ideal bir Müslüman olduklarını öne sürerler. Hatta öyleki kimileri, edindikleri ilahlar için Kuran'da bildirildiği gibi, "...Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz..." (Zümer Suresi, 3) derler. Kuran'da bu ve benzeri yöntemlerle, şirk koştuklarını inkar etmeye çalışan müşriklerin durumunu Allah şöyle haber verir:

Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: "Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?" (Bundan) Sonra onların: "Rabbimiz olan Allah'a andolsun ki, biz müşriklerden değildik" demelerinden başka bir fitneleri olmadı (kalmadı.) Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı. (Enam Suresi, 22-24)

Bugünkü cahiliye toplumunun bazı üyeleri de, müşrik karakteri taşıdıkları halde, bu durumu kabul etmez ve kendilerinin ideal birer Müslüman olduğunu iddia ederler. Çünkü onların zihniyetine göre, şirk koşmak, yalnızca tahtadan taştan yapılmış putların ya da totemlerin önünde secde etmekten ibarettir. Allah'tan başka ilah edinmeyi, yalnızca üç boyutlu ve cansız bir suret önünde yere kapanmak sanırlar.

Oysa bir insan bir varlığın önünde secde etmese de, O'na kulluk ediyor olabilir. Allah'a ait olan sıfatları kendi zihninde söz konusu varlığınmış gibi düşünmesi, "müşrik" olması için yeterlidir.

Allah, rızası aranmaya layık olan tek varlıktır. Buna rağmen eğer insan Allah'ın dışındaki varlıkların rızasının peşinde koşar, örneğin insanlara kendini beğendirmeye ve onları mutlu etmeye çalışırsa, onları kendine ilah edinmiş olur. Allah'tan başka varlıklardan yardım bekler, medet umarsa, onları ilah edinmiş olur. Hayatını Allah'ın kurallarına göre değil de, başka varlıkların kurallarına uygun olarak yürütmeye karar verirse, o varlıkları "Rab" kabul etmiş, yani yine ilah edinmiş olur.

Buna karşılık, "muvahhid" (birleyen, şirk koşmayan) mümin karakteri, Allah'tan başka bir Rab, eğitici, dost, sahip ve ilah tanımamaktır. Kuran'ın ilk suresi olan Fatiha Suresi'nde geçen "Yalnızca sana kulluk eder, yalnızca senden yardım dileriz" (Fatiha Suresi, 4) ayeti, bu katıksız imanın ifadesidir.

Zaten insan, fıtrat (yaratılış) yönünden tevhide inanmaya ve tevhide göre yaşamaya eğilimlidir. "Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zariyat Suresi, 56) hükmü, insanın sadece Allah'a kulluk etmek için var olduğunu haber verir. Bu durumda insana düşen, yaratılış amacına uyarak "muvahhid" bir biçimde Allah'a ibadet etmektir. Yaratılışına uygun olan bu olduğu için, en kolay yol da budur. Nitekim Kuran'da Rabbimiz şöyle buyurmaktadır :

Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)

Tebliğ yapılan kimseye anlatılacak en temel konu, şirk ve tevhid konusudur. Söz konusu kişiye, içinden çıktığı toplumun pek çok yönden şirk koşan bir toplum olduğu açıklanmalı, gerçek imana kavuşmak içinse, kendisinde köklü bir değişim yapması gerektiği anlatılmalıdır. Allah'ın dininden üstün tuttuğu herşeyden yüz çevirmesi gerektiği bildirilmelidir.

İnsanın değil herhangi bir varlığı, kendi istek ve tutkularını Allah'ın emir ve yasaklarından üstün tutması başlı başına büyük bir şirktir.Allah'ın bu gibi insanları Kuran'da "kendi hevasını (istek ve tutkularını) ilah edinenler" (Furkan Suresi, 43) olarak tanımlar ve başka bir ayette bu kişilerin durumlarını şu şekilde bildirir:

Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi, 23)

İnsanı şirkten kurtarmak için ona verilmesi gereken en önemli bilgi ise, gerçekte maddenin asıl mahiyeti ile ilgili "özlü bilgi"dir. Eğer insan; maddesel evrenin gerçekte bir "hayal", yani bir "vehim" olduğunu hisseder ve tüm varlıkların gerçekte Allah'ın sıfatlarının tecellisine mazhar olan birer "gölge varlık" olduğunu anlarsa, o zaman tek gerçek varlığın ve dolayısıyla yegane ilahın Allah olduğunu kalben kavrar.

Sonuçta insanın şirkten kurtulabilmesi; Allah'ı herşeyin üstünde tutması, O'nu herşeyden daha fazla sevmesi ve O'nun hükmünden başka hiçbir hükmü tanımaması ile olur. Bu ise, cahiliye toplumundaki yerleşik karakter ve zihin yapısının tümüyle yıkılıp, yerine Kuran'a dayalı bir karakter ve zihin yapısının oturtulmasını gerektirir. Tebliğ yapılan kişiden asıl beklenen hareket de budur, aksi halde din kendisine anlatılmış, ama ona itaat etmemiş bir kişi olarak çok büyük bir azapla karşılık bulabilir.

Ancak kendi içindeki bu "devrim"i yapabilmesi için, ona yardımcı olmak gerekir. İlk yapılması gerekenlerden biri, kendisine gerçek İslam'ın anlatılmasıdır.

DİNİN ANLATILMASI

1. Kuran haktır ve korunmuştur

Dünya üzerindeki herhangi bir kişiye Kuran-ı Kerim hakkında ne bildiğini sorsanız, size İslam dininin kutsal kitabı olduğunu söyleyecektir. Bu doğru bir cevaptır, fakat yeterli değildir. Çünkü Kuran insanların büyük bir bölümünün zannettiği gibi sadece Müslüman olarak doğmuş ya da sonradan Müslümanlığı kabul etmiş insanlara değil, Allah'ın tüm insanlığa göndermiş olduğu ve kıyamet gününde de sorumlu tutacağı kutsal kitabıdır. Fakat insanların büyük bir bölümü kıyamet gününde sorumlu tutulacakları Kuran-ı Kerim hakkında çok kısıtlı bilgiye sahiptirler. Öyleyse tüm insanların Kuran'ın gönderiliş amacı ve dinin hükümleri ile ilgili her ayrıntıyı bilmeleri ve bunları da hayatlarında uygulamaları gerekmektedir. İnsanın kendisini yaratan Allah'a karşı sorumluluklarını öğrenebileceği tek kaynak Kuran'dır. Allah hesap günü insanları sadece Kuran'dan sorumlu tutacağını Zuhruf Suresinde şu şekilde bildirmektedir:

Şu halde, sana vahyedilene sımsıkı-tutun; çünkü sen dosdoğru bir yol üzerindesin. Ve şüphesiz o (Kur'an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız. (Zuhruf Suresi, 43-44)

Kuran Allah'ın kelamıdır. Kendisinden önce indirilen kutsal kitapları doğrulamakta ve hak ile batılı birbirinden ayırmaktadır. Tüm inananlar için bir rehberdir ve bir benzerinin getirilmesi mümkün değildir.

Kuran'ın hak kitap olduğu bütün açıklığıyla ortada olmasına rağmen, tarih boyunca bunu inkar eden kişiler çıkmıştır. Bu kişilerin ortaya attıkları en bilinen örneklerden biri Kuran'ın peygamber tarafından yazılmış olduğu veya kendilerinin de Kuran benzeri bir kitap getirebilecekleri yönündedir. Allah'ın ve Kuran'ın üstünlüğünü kabul etmemek için bu tür sapkın iddialar ortaya atan kişilerin bu tür girişimleri her seferinde çok büyük bir hüsranla sonuçlanmıştır. Nitekim Kuran'ın Allah katından indirilmiş hak ve örneksiz bir kitap olduğu ile ilgili ayetler şu şekilde bildirilmiştir:

De ki: "Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler." (İsra Suresi, 88)

Aslında tebliğdeki asıl hedef, konuşulan kişinin kendisine rehber olarak Kuran'ı ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetini kabul etmesinin sağlanmasıdır. Aksi halde gerçek bir iman ve kurtuluş söz konusu olmaz. Kişi, cahiliye ahlakının tüm kurallarını terk ederek, kendisine Kuran'ı ve Peygamberimiz (sav)'in sözlerini rehber edinen ve Kuran'ın her hükmüne de son derece titiz davranan bir mümin haline gelmelidir.

Bunun için de öncelikle Kuran'ı tanıması ve onun Allah'ın sözü olduğuna inanması gerekir. Bu nedenle de tebliğ yapılan kişiye, Kuran'ın Allah'tan gelen bir vahiy olduğuna ve indirilmesinden bu yana tek bir harfinin dahi değişmediğine dair açık deliller gösterilmelidir. Kuran'daki, "Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır. O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, işitendir, bilendir" (Enam Suresi,115) ayetinden de açıkça anlaşıldığı gibi, Kuranı Allah indirmiştir ve yine korunarak bozulmasını engellemiştir. Bu korunmayı Allah, "Hiç şüphesiz, zikri (Kuran'ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz" (Hicr Suresi, 9) ayetiyle de haber verir.

Kuran'ın korunmuş olmasının en önemli delillerinden biri, içinde hiçbir çelişki ve çarpıklık barındırmamasıdır. 23 yıl içinde, farklı olaylar üzerine ve farklı şartlara göre indirilmiş olan ayetlerin hiçbiri bir diğeri ile çelişik bir bilgi ya da hüküm taşımazlar. Bu duruma Allah şu ayetle dikkat çeker:

Onlar hâlâ Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı. (Nisa Suresi, 82)

Bir başka ayete göre de, "Hamd, Kitabı kulu üzerine indiren ve onda hiçbir çarpıklık kılmayan Allah'a aittir." (Kehf Suresi, 1) Aksini iddia edenlerle ilgili olarak Kuran'da Rabbimiz'in hükmü şöyledir: "...Bunun benzeri olan bir sûre getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın." (Yunus Suresi, 38)

2. Her an Kuran'ın hükümlerine uymak

Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir? (Maide Suresi, 50)

İnsanlar, yalnızca Kuran'a iman ettiklerini beyan etmekle Allah'ın rızasını ve cennetini kazanacak değillerdir. Bu imanın hayata geçirilmesi, insanın günlük yaşamının her aşamasında Kuran'ı ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetini rehber ve kıstas edinmesi ve buna uygun hareket etmesi gerekir.

Önemli olan, her konuyu bu iki yol göstericimiz doğrultusunda düşünmek, buna karşın cahiliye toplumunun adetlerinin ve örflerinin içindeki her türlü Kuran dışı ölçü ve kıstası reddetmektir.

Kişi, kınadığı bir şeyi yalnızca Kuran'a ve sünnete aykırı olduğu için kınamalı, beğendiği bir şeyi yalnızca onlara uygun olduğu için beğenmeli, karşılaştığı her olayda Kuran'ın ve sünnetin rehberliğinde karar vermeli ve hareket etmelidir. Önemli olan bu değişim niyet temek ve sonra da kararlı davranmaktır. Tebliğ yapan kiiye düşen görev ise, önce tebliğ yaptığı kişiyi bu değişimi başlatması için ikna etmek, sonra da Kuran'a geçiş sırasında yaptığı yanlışları güzel bir dille anlatarak yani "iyiliği emredip, kötülükten men ederek" yardımcı olmaktır.

3. Dünya bir imtihan yeridir

Tebliğ yapılan kişi, iman ettiğini beyan etmekle "cennet ehli" birer mümin haline geldiklerini zannedebilir. Oysa iman ettiğini beyan etmek, Kuran'a dayalı olarak sürdürülecek olan uzun bir eğitimin ilk adımıdır. Kuran'da Allah müminleri, "...Bizim Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar..." (Fussilet Suresi, 30) olarak tanımlar. Bu dosdoğru istikamet her ne koşulda olursa tutturulacaktır. Allah, insanın imanını denemek ve olgunlaştırmak amacıyla çeşitli imtihanlar yaratabilir. Ancak bu kişiyi hiçbir şekilde kararlığından vazgeçirmemeli aksine bu kararlılığı pekiştirmelidir. Allah ayetlerde şu şekilde bildirmektedir:

İnsanlar, (sadece) "iman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir." (Ankebut Suresi, 2-3)

Aslında geçici ve eksik olan bu dünyanın ve onun üzerinde sürdürdüğümüz hayatın yaratılmasındaki amaçların başında insanın imtihan edilmesi gelmektedir. İnsan için asıl yurt bu değildir ve bu geçici "bekleme salonu"nda yalnızca denenmek için bulunmaktadır. Kuran'da bu gerçek şu şekilde bildirilir:

O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)

Sahip olduğu bedenin insana veriliş amaçlarından biri de budur. Allah Kuran'da şöyle buyurur:

Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. (İnsan Suresi, 2)

İnsanın denenmesinin farklı yöntemleri vardır. En önemlilerinden biri, Allah'ın imtihan amacıyla yarattığı zorluklardır. Bu durum Kuran'da şöyle açıklanır:

Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara Suresi, 155)

Kuran'da da Resullerin ya da onların yolunu izleyen müminlerin nasıl imtihan edildiklerine dair pek çok örnek vardır. İman etmeleri üzerine ailelerinden ya da çevrelerinden aldıkları tepkiler, karşılaştıkları tehdit ve baskılar, iftiralar, alaya alınmalar, kendi yaptıkları hatalar, bunların hepsi birer denemedir. İlk bakışta sıkıntı ve zorluk gibi görünen bu durumlara karşı müminden beklenen tavır, "…(Bana düşen) güzel bir sabırdır..." (Yusuf Suresi, 18) diyerek, hiçbir zaman Allah'ın rahmet ve yakınlığından kuşku duymadan ve her türlü zorluğu yine Allah'ın desteği ile aşacağını bilerek kararlılık göstermektir.

Sıkıntılar imtihan sebebi olduğu gibi, nimetler de imtihan sebebidir. Allah insana verdiği nimetle, onun olgunluğunu ve Kendisine olan sadakatini deneyebilir.

Nimetlerle denemedeki amaçlardan biri, müminin cahiliye karakterinin en önemli özelliklerinden biri olan, refaha ulaşınca şımarma basitliğinden uzak olduğunun ispatlanması olabilir. Bu basitlik, cahiliyedeki insanların ortak vasfı gibidir; bu kişiler ellerine büyük bir servet ya da şöhret geçtiğinde şımarmaya, azgın bir gurur geliştirmeye, diğer insanlara karşı zalim ve kibirli davranmaya başlarlar. Kalpleri kaskatı olur ve Allah'tan tümüyle uzaklaşırlar.

Oysa nimet, insanın azması için değil, şükretmesi için vardır. Bunun şuurunda olan mümin, Kuran'da bildirildiği gibi "dünya hayatının geçici süsünü" sadece Allah'ın rızasını kazanmak için kullanır, dünyevi zevkleri ve güzellikleri tüketebilmek için yarışmaz. Yaşadığı hayatta hiçbir şey tesadüfen karşısına çıkmamıştır, mutlaka kendisinin nasıl bir davranışta bulunacağının sınanacağı bir durumla karşı karşıya kalabilir. Bunu bilen biri artık dünyanın önemli bir sırrına vakıf olmuştur. Böylece Allah'ın hoşnut olacağı en güzel, en doğru ve en akılcı davranışı da göstermiş olur.

Kısa dünya hayatında Rabbimiz tarafından denendiğini kavrayan kişi dinin temel hükümlerinden birinin de idrakine varmış demektir. Bu nedenle tebliğ yapılan bir kişi, bu konuda öncelikle eğitilmelidir.

4. Din kolaydır ve insanın yaratılışına uygundur

İnsanı yaratan Allah'tır ve "O,yarattığını bilmez mi? O, Latif'tir; Habir'dir" (Mülk Suresi, 14) ayetiyle de Rabbimizin haber verdiği gibi, yarattığı kulunu en iyi tanıyan, onun istek ve ihtiyaçlarını en iyi bilen Allah'tır. İnsanlar için belirlediği dini de onlara en uygun biçimde düzenlemiştir. Din insanın ruhuna en uygun olan sistemdir.

İnsanların Rabbimiz'i tanımaları, O'na dünyada gereği gibi kulluk etmeleri ve gerçek kurtuluş ve mutluluğa ulaşmak için din en kolay yoldur. Ayetlerde Allah şu şekilde buyurmuştur:

Allah adına gerektiği gibi cehd edin (çaba harcayın). O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)

Biz sana bu Kur'an'ı güçlük çekmen için indirmedik, içi titreyerek korku duyanlara' ancak öğütle-hatırlatma (olsun diye indirdik). (Taha Suresi, 2-3)

İslam'ın amaclarından biri insanları kolay ve rahat olana davet etmek ve bu şekilde insanın en çok huzur bulacağı hayatı yaşamalarını sağlamaktır. Bu Allah'ın rahetindendir. Nitekim Kuran'da Allah şöyle buyurmaktadır:

Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister. (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır."(Nisa Suresi, 28)

Bu gerçek, tebliğ yapılan kişiye mutlaka iyi bir biçimde anlatılmalıdır. Böylece, nefsin dinden uzak durmak için kullandığı en büyük bahanelerden biri yok edilmiş olur. Tebliğ yapılan kişiye dinin kolaylığı anlatılırken, cahiliyede öğrendiği din modelinin yanlışları da gözler önüne serilmelidir.

 

Bu sitedeki tüm materyali www.islamadavet.org sitesini referans göstermek koşuluyla
telif hakkı ödemeksizin kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz.